ÖLÜME YAŞLANMAK

Yorgun ve ürkek evin kapıları aheste, aheste açıldı ve içeriye evle aynı yorgunluğu paylaşan yaşlı bir kadın girdi. Elinde gazeteye sarılmış bir ekmek ve bir kese elmayla holde duruyordu. Sanki O, evde yürümüyordu da ev onu yürütüyor gibiydi. Ağır adımlarla holden mutfağa geçti. Demliğe çay koyup, üstüne sıcak su çekti. Aldığı yeni elmaları bir kâseye koyup soğuk suyla yıkadı. Yıllardır vazgeçemediği şeylerden biri çay diğeri ise elmaydı, kum gibi içi olan elmalar. Gerçi zaman her şeyden vazgeçirme gücüne kadirdi. Asla vazgeçemem onsuz yapamam dediği çocuklarının babasından vazgeçirmişti zaman. Almıştı ellerinde sevdiği delikanlıyı, önce onu yormuştu, sonra hastalık sahibi etmiş ve toprağa emanet ettirmişti zorla da olsa. Şimdi ise ne çocukları yanındaydı ne de hayat arkadaşı.
Yorgun yaşlı bir kadın olmuştu artık. Elma kâsesini kucaklayıp mutfak masasına geçti. Camdan dışarı, hayallere dalmıştı. Sahilin yanındaki o küçük şirin parka takılmıştı gözleri, çocuklara oraya gitmek için can atardı. O da fırsat buldukça birkaç lokma yiyecek bir şeyler hazırlayıp, kocasının ve çocuklarının peşine takılır, giderdi parka. Çocuklar “Baba daha yükseğe salla!” diye bağrışırlarken O da mutlulukla seyre dalardı. Kaynayan suyun sesiyle kendine gelip hemen ocağa koştu. Çayı ocağın küçük gözüne aldı. Bir bardak çay doldurdu, elma istemiyordu canı. Çaydan ufak bir yudum aldı ve salona yöneldi. Köşedeki büyük koltuğa oturdu. Adeta koltukta kayboldu. Salonda fazla bir şey yoktu. Buna rağmen salonda oturup, etrafı incelemeyi severdi. Yanı başındaki sehpasında üst üste kitaplar vardı; en üstteki kitapta
ölüm kelimesi takılmıştı gözlerine “Ölüm Diken Üstünde”.
Evet, her an her yerde ölüm gelebilirdi ve o artık ölümü bekliyordu. Çayını yarım bıraktı, zaten artık çayda dokunuyordu ona. Bir haftadır çay içtiğinde kalbi bir tuhaf oluyordu. Sehpaya uzanıp en üstteki kitabı aldı ve okumaya başladı. Gençliğinden beri en çok sevdiği şeydi okumak. Yalnız O öyle boş okuyuculardan değildi. Çünkü ona göre okumak sadece eğri büğrü çizgiler arasında göz gezdirmek değildi. Daima yanında iki renk kalem bulundururdu. Bir yandan defterine not düşer, diğer yandan da diğer renkli kalemiyle notlarına ve kitabına not düşerdi. Böylece kitabı kendince eleştirir ve not verirdi. Yaşlı bir kadının notlarını kim umursayacak diye düşünüyor olabilirsiniz. O umursuyordu ona yeterdi bu. Birkaç saat kitapla oyalandı. Gözleri yorulmuştu, defterine son bir şeyler karaladı ve kalktı. Yukarıya, odasına çıktı. Eşinin ona yazdığı kâğıtları koyu kırmızı ufak bir kutuda saklıyordu. Onları çıkardı ve tek tek okutup öptü. Gözünden iki damla yaş gelmişti. Damlalar gözünden kalbine düşmüşlerdi sanki. Sıcacık damlalar üşümüş kalbini ısıttı. Ama kalbi birden buz kesti. Hızlı, hızlı çarpmaya başladı. Kalbi neden böyle atıyordu, ne heyecanlıydı ne de üzgün peki bu ne duygusuydu. Bir an başı döndü, her yanı kasılıyordu. Elinde tuttuğu defter adeta vücut kasılmalarını okuyor gibiydi, ezim ezim eziliyordu. Birden tüm vücudu taş kesildi yatağına devril verdi. Nefes alışverişini kontrol edemiyordu. Ama gülümsüyordu. Gene de gülümsemeyi kesmedi ve son nefesini de gülümseyerek verdi. Gülümsemesinin sebebi neydi, bize ne anlatmak istiyordu Aslında her şey açıktı. Bize sadece defterine bakmak kalmıştı. Son düştüğü nota bakmak. Defterde şu iki satır karalıydı: “
Ölüm; bazen sevdiğine kavuşmak demektir.”